MERSİN   FORUM  ÇÖZÜM   KLİNİK    PSİKOTERAPİ MERKEZİ


                                                  
HASTALIKLAR

Psikolojide Bağlanma Kuramı

Çocuklukta ve yetişkinlikte sergilenen yakın ilişki biçimlerini anlamaya yönelik araştırmalardan biri Bowlby tarafından geliştirilen bağlanma (attachment) kuramıdır. Bowlby, (1969)’e göre bağlanma davranışı başka bir bireye karşı yakınlık arama ve sürdürme olarak tanımlanmıştır. Bowlby, bağlanan nesne olarak bebeğe ilk bakım veren kişiyi tanımlamıştır. Bu ilk bakım veren kişi büyük oranda anne olduğundan bağlanma kurumanı bebeğin annesiyle olan ilişkisini temel alarak oluşturma yoluna gitmiştir. Bowlby’e göre temeli bebeklikte atılan anne ile kurulan ilişki modelleri, bebeğin tüm yaşamına damgasını vuracak nitelikte süregelen bağlanma davranışları oluşturmakta ve başkalarıyla kurulan yakın ilişkilerde etkisini göstermektedir.

Hazan &Shaver, (1987)’e göre bağlanma teorisi temel olarak psikanalitik gelenekten İngiliz John Bowlby’ın bağlanma ve nesne ilişkileri kuramına dayanmaktadır. Bağlanma teorisi anne-çocuk arasındaki bağlanma ilişkisine ve bununla ilişkili olarak genellikle çiftler arasındaki ilişkilerin doğasına eğilir. Örneğin, evrimsel adaptasyon açısından tartışılmaz bir önemi olan çocukluktaki bağlanma sisteminin temel özelliklerinin yetişkin ilişkilerinde de sürdüğünü gösteren çalışmalar bulunmaktadır. Bunun yanında “bağlanma stili” kavramı ile yürütülen araştırmalar insanların duygularını nasıl düzenlediklerine, stresle nasıl başa çıktıklarına, ilişki tatminine ve depresyona kadar birçok konuda anlamlı mesajlar vermektedir En önemlisi, bu teori içerisinde kişi ya da birey diğer kişilerle beraber ilişki bağlamı içerisinde değerlendirilmektedir.

Bağlanmaya Yönelik Tanımlar

Bowlby (1980)’e göre bağlanma davranışı, bir bireyin korktuğunda bir figürle ilişki kurmak ya da yakınlık aramak için duyduğu istek şeklinde tanımlamıştır. Temeli bebeklik döneminde oluşan bağlanma davranışı, yetişkinlik dönemindeki bağlanma davranışı üzerinde de etkili olmaktadır.

Ainsworth (1989)’e göre bağlanma kuramı, John Bowlby ve Mary SalterAinsworth’ün ortak çalışmalarına dayanmaktadır. Bebek, doğduğunda bakım verenle yakınlığı sürdürmeye yönelik bir davranış repertuarıyla donatılmıştır. Bu davranışlar arasında en dikkat çekici olanı bağlama davranışıdır. Bebeğin ağlaması bakım verme davranışını aktive eder ve bakım verenin bebeğin yakınına gelmesini sağlar. Başlangıçta bu bağlanma davranışları direkt olarak özgül bir kişiye karşı yöneltilmekten uzaktır, ancak zamanla bebek bir kişiyi diğerlerinden ayırmaya başlar ve doğrudan bağlanma davranışını farklılaştırır. Bebekliğin ilk yılının ortalarında yeni bir dönem ortaya çıkar. Kendiliğinden önemli değişiklikler meydana gelir. Bu dönemde ortaya çıkan bağlanma davranışları yakınlığı koruma amacına yönelik daha etkin davranışlardır. Üstelik bebek birincil bakım vericiyle ilgili ilk içsel temsillerini (representation) şekillendirir. Birinci yılın başından sonuna kadar bebek yavaş yavaş bakıcısına yönelik beklentilerini de oluşturur. Başlangıçta bu oldukça ilkel düzeyde meydana gelir. Bebeğin uyku- uyanıklık döngüsü ve diğer döngüleri bakım verenin ritmine uyum sağlamaya başlar, ancak bazı durumlarda bebek bu döngüye tam olarak uyamayabilir, zamanla bu beklentilerini içsel olarak organize etmeye başlar. Çocuğun dil becerilerinin gelişmesi çocuk ve bakıcı arasındaki iletişime, ortak planlarına ve birbirlerinin isteklerini daha iyi anlamalarına yardım eder. Çocuğun kendilik tasarımları ve başkalarıyla ilgili tasarımları (içsel çalışan modelleri) geliştikçe bakıcıdan ayrılmayı daha iyi tolere edebilir, bakıcıdan daha uzun süreler ve daha az sıkıntı duyarak ayrı kalabilir. Motor hareketlerinin gelişimiyle beraber çocuk yürümeye, koşmaya başlayınca güvenli üs (securebase) olan bakıcıdan oyun arkadaşlarıyla birlikte olma ve çevreyi keşfetme için uzaklaşır.

Campos ve ark. (1984)’a göre, yakınlığı sağlayacak ve sürdürecek hareket yeterliliğinden yoksun olan bebekler, erken bebeklik dönemlerinde yakınlığı başlatmak için diğerlerine ağlama ya da gülümseme gibi davranışlarla bir takım sinyaller göndeririler. Fakat insanlar arasında bebek ve yetişkin arasındaki yakınlık sadece bebeğin yakınlık sağlayıcı sinyaller göndermesine değil aynı zamanda yetişkinin bu sinyallere cevap verecek bütünleyici yatkınlığına da bağlıdır. Etolojik-bağlanma teorisyenlerine göre, gelişmiş uyumu yansıtan bu yatkınlıklar sayesinde bebekler, yakınlık-sağlayıcı sinyallerine tutarlı ve tekrar eder biçimde uygun tarzda tepki veren yetişkinlere karşı bir bağlanma geliştirirler. Böylece bebekler bu kişilerin, ihtiyaç duyduklarında kendilerine koruma ve bakım sağlayacaklarına ilişkin bir güven geliştirirler. Bebeklerin yakınlık sağlamak amacıyla yetişkinlere gönderdiği sinyallere yetişkinlerin uygunluk ve dakiklik bakımından farklı tepkiler vermeleri sonucunda da bağlanma bakımından bireysel farklar ortaya çıkar.

Bartholomew (1990)’e göre bağlanma kuramının temel ilkesi, bebeğe bakım veren kişiyle erken bağlanma ilişkilerinin daha sonraki sosyal ilişkiler için prototip sağlamasıdır. Yetişkinlerin yakınlıktan kaçınmasının kökeni, erken bağlanma deneyimlerindeki ebeveynin bebeğe karşı reddedici olmasıyla ilişkili olan duygusal hassaslıktır. Yetişkinler çocuklardan farklı olarak bağlanma ihtiyaçlarının yerine getirilmediğinin bilincindedirler.

Bağlanmaya Yönelik Kuramsal Yaklaşımlar

Bağlanma davranışlarını inceleyen çeşitli ekoller yaptıkları araştırmalar doğrultusunda farklı kuramlar çerçevesinde bu davranışı açıklamaya çalışmalardır. Bu kuramların bazıları; Bowlby’nin bağlanma kuramı, Psikanalitik kuram, öğrenme kuramları, Nesne İlişkileri Kuramı ve İlişkisel Kuram olarak ele alınabilir.

İnsan yavruları ile primat yavrularının duygusal tepkileri arasındaki dikkat çekici benzerlik Bowlby’ı bunun evrimsel bir durum olduğu sonucuna götürmüştür. O, bu duygusal bağın bebekleri anneden kısa süreli ayrılmalarda av olmaktan ve diğer çevresel tepkilerden korumak için biyolojik bir işlevi olduğunu varsaymıştır. Özellikle yaşamları boyunca az yavru yapabilen türler için bu ilişki çok önemlidir. Bu görüşe göre hem anne hem bebek böyle bir ilişkinin kurulabilmesini kolaylaştırmaya yarayan beğeniler, tercihler, fiziksel özellikler ve davranış eğilimleri ile donatılmışlarıdır.

Bowlby (1989)’e göre yaşamın ilk yıllarında bakıcının çocuğa verdiği tepkiler ve onun yakınlık isteğine karşı sergilediği davranışlar çocuk tarafında zihinsel temsiller olarak kodlanırlar. Bowlby zihinsel temsilleri içsel çalışan modelleri olarak tanımlar. Bu tanıma göre bebek ilk bakım veren kişiyle etkileşimlerinden yola çıkarak kendisi ve başkalarına dair algılar geliştirir. Bakıcının bebeği algılayış şekli ve ona yönelik olan davranış biçimleri bebeğin kendisiyle ilgili bir benlik algısı geliştirmesine ve sonraki yaşantısında da bu benlik algısını içsel bir model olarak taşımasına neden olur. Aynı şekilde bebeğin gözlemlediği bakıcı davranışları ve yaklaşımları da bebekte başkalarına yönelik başkası algısı ortaya çıkarmakta ve bu başkası algısı hayatının ilerleyen dönemlerinde içsel bir model olarak kurduğu ve kuracağı ilişkileri etkilemektedir.

Bowlby, kaynağının bebeklikte bakıcıyla olan ilişkiden alan içsel çalışan modellerin değişmez nitelik taşıdığını iddia ederek bireylerin tüm yaşantılarında etkili olduğunu ve kuşaktan kuşağa aktarıldığını savunmuştur. Bowlby yetişkinlerin kişilik problemlerinden nevrotik düzeydeki semptomlarına; evlilik problemlerinden çocuk yetiştirmede yaşanılan sorunlara kadar birçok yetişkin işlevsizliğinin içsel çalışan modellerin etkisi altında gerçekleştiğini iddia etmiştir. Buna karşın; Barthelow, ErickErickson ve Daniel N. Stern gibi diğer kuramcılar her ne kadar içsel çalışan modellerin kişilerin yaşamlarında etkili olduğunu kabul etseler de bunların bireyin tüm yaşamını etkileyecek bir kader niteliğini taşımadığını iddia etmişlerdi. Bu kuramcılar bireylerin kurduğu sosyal ilişkiler, yaşamsal deneyimler ve yüksek etki bırakan olaylar sonucu bu modellerin değişebileceği dolayısıyla yeni oluşabilecek ilişki modelleriyle yaşamın ileriki dönemlerinde yeniden yapılandırılabileceğini savunmuşlardır.

Psikanalitik kurama göre yaşamın ilk iki yılını kapsayan oral dönemde bebeğin temel haz kaynağını ağız ve çevresi ile ilgili faaliyetler oluşturmaktadır. Emzirme yoluyla bebeğe bu hazzı veren kişi olduğu için anne bebeğin temel sevgi objesi haline gelmektedir.

MelaineKlein tarafından ortaya atılan ve Psikanaliz ekollerinden biri olarak kabul edilen Nesne ilişkileri kuramına göre, Psikanalitikkuram’daödipal dönem öncesi kabul edilen oral ve anal dönemlerde bebeğin dış dünyayı nasıl algıladığı ve dış dünya deneyimlerini zihninde nasıl organize ettiği ileri yaşamında oldukça önemli etkiler bırakmaktadır. Bu dönemde nesne olarak kabul edilen bakım veren anne ve diğer kişilerle kurduğu ilişkilerin bebeğin zihinsel yapısında ve yaşam boyu kuracağı yakın ilişkilerin şekillenmesinde önemli roller oynadığını ileri süren bir zihin teorisi olarak ele alınabilir.

Bağlanmaya yönelik kuramsal açıklamaların bir yenisi de son dönemde Paul Watchel’ın savunduğu “İlişkisel Kuram” olmuştur. Watchel bu kuramı ile şimdiye kadar süregelen bağlanma teorilerine yeni bir açılım getirmiştir. Watchel’ın ilişkisel kuramına göre; bebek gelişim sürecinde annesiyle etkileşim halinde olarak hem edilgen hem de etken bir rol oynamaktadır. Dolayısıyla Watchel kurulan bu ilk ilişkinin tek taraflı olmadığını, annenin davranışlarıyla bebeği davranışlarını şekillendirdiği gibi bebeğin de aynı şekilde annesinin davranışlarının şekillenmesinde aktif bir rol oynadığı teorisini ortaya atmıştır.
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam6
Toplam Ziyaret161976
KİŞİSEL GELİŞİM-MAKALELER